وَٱلصَّٰٓفَّٰتِ صَفࣰّ ا ﴿١﴾
Vessaffati saffa
“Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir”
Örnek: şifa duası, salavat, sabah zikri
Açıklama: Kısa ve ezberlemesi kolay bir salavattır. Peygamber Efendimiz’in şanına layık bir salât dileğini ifade eder. Dua Metni: اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا يَنْبَغِي لِشَرَفِ…
“İşçinin ücretini, alnının teri kurumadan veriniz.”
İbn Mâce, Rühûn 4سُوْرَةُ الصَّافَّاتِ
Saf Saf Dizilenler · Mekke’de inmiştir · 182 ayet · 23. cüz · 446. sayfa
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismillahirrahmanirrahim
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
وَٱلصَّٰٓفَّٰتِ صَفࣰّ ا ﴿١﴾
Vessaffati saffa
“Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir”
فَٱلزَّٰجِرَٰتِ زَجۡرࣰ ا ﴿٢﴾
Fezzacirati zecra
“Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir”
فَٱلتَّٰلِيَٰتِ ذِكۡرًا ﴿٣﴾
Fettaliyati zikra
“Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir”
إِنَّ إِلَٰهَكُمۡ لَوَٰحِدࣱ ﴿٤﴾
İnne ilaheküm le vahıd
“Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir”
رَّبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَا وَرَبُّ ٱلۡمَشَٰرِقِ ﴿٥﴾
Rabbüs semavati vel erdı ve ma beynehüma ve rabbül meşarık
“Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir”
إِنَّا زَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنۡيَا بِزِينَةٍ ٱلۡكَوَاكِبِ ﴿٦﴾
İnna zeyyennes semaed dünya bi zınetinil kevakib
“Şüphesiz Biz, yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik”
وَحِفۡظࣰ ا مِّن كُلِّ شَيۡطَٰنࣲ مَّارِدࣲ ﴿٧﴾
Ve hıfzam min külli şeytanim marid
“Onu, inatçı her türlü şeytandan koruduk”
لَّا يَسَّمَّعُونَ إِلَى ٱلۡمَلَإِ ٱلۡأَعۡلَىٰ وَيُقۡذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبࣲ ﴿٨﴾
La yessemmeune ilel meleil a´la ve yukzefune min külli canib
“Onlar yüce alemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır”
دُحُورࣰ اۖ وَلَهُمۡ عَذَابࣱ وَاصِبٌ ﴿٩﴾
Dühurav ve lehüm azabüv vasıb
“Onlar yüce alemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır”
إِلَّا مَنۡ خَطِفَ ٱلۡخَطۡفَةَ فَأَتۡبَعَهُۥ شِهَابࣱ ثَاقِبࣱ ﴿١٠﴾
İlla men hatfel hatfete fe etbeahu şihabün sakıb
“Hele bir tek söz kapan olsun; delici bir alev onun peşine düşüverir”
فَٱسۡتَفۡتِهِمۡ أَهُمۡ أَشَدُّ خَلۡقًا أَم مَّنۡ خَلَقۡنَآۚ إِنَّا خَلَقۡنَٰهُم مِّن طِينࣲ لَّازِبِۭ ﴿١١﴾
Festeftihim ehüm eşddü halkan em men halakna inna halaknahüm min tıynil lazib
“Allah'a eş koşanlara sor: Kendilerini yaratmak mı daha zordur, yoksa Bizim yarattığımız gökleri yaratmak mı? Aslında Biz kendilerini özlü ve yapışkan çamurdan yaratmışızdır”
بَلۡ عَجِبۡتَ وَيَسۡخَرُونَ ﴿١٢﴾
Bel acibte ve yesharun
“Evet; sen onlara şaşıyorsun, onlar da seni alaya alıyorlar”
وَإِذَا ذُكِّرُواْ لَا يَذۡكُرُونَ ﴿١٣﴾
Ve iza zükkiru la yezkürun
“Onlara öğüt verildiğinde öğüt dinlemezler”
وَإِذَا رَأَوۡاْ ءَايَةࣰ يَسۡتَسۡخِرُونَ ﴿١٤﴾
Ve iza raev ayetey yesteshırun
“Bir mucize gördüklerinde onu eğlenceye alırlar”
وَقَالُوٓاْ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا سِحۡرࣱ مُّبِينٌ ﴿١٥﴾
Ve kalu in haza illa sıhrum mübın
“Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler”
أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابࣰ ا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ ﴿١٦﴾
E iza mitna ve künna türabev ve ızamen e inna le meb´usun
“Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler”
أَوَءَابَآؤُنَا ٱلۡأَوَّلُونَ ﴿١٧﴾
E ve abaünel evvelun
“Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler”
قُلۡ نَعَمۡ وَأَنتُمۡ دَٰخِرُونَ ﴿١٨﴾
Kul neam ve entüm dahırun
“De ki: "Evet hem de zelil ve hakir olarak”
فَإِنَّمَا هِيَ زَجۡرَةࣱ وَٰحِدَةࣱ فَإِذَا هُمۡ يَنظُرُونَ ﴿١٩﴾
Fe innema hiye zecratüv vahıdetün fe izahüm yenzurun
“Tek bir çığlık. Hemen bakıp kalırlar”
وَقَالُواْ يَٰوَيۡلَنَا هَٰذَا يَوۡمُ ٱلدِّينِ ﴿٢٠﴾
Ve kalu ya veylena haza yevmüd dın
“Şöyle derler: "Vay bize! İşte bu ceza günüdür”
هَٰذَا يَوۡمُ ٱلۡفَصۡلِ ٱلَّذِي كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ ﴿٢١﴾
Haza yevmül faslillezı küntüm bihı tükezzibun
“Onlara: "İşte bu, yalanladığınız hüküm günüdür" denir”
۞ٱحۡشُرُواْ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ وَأَزۡوَٰجَهُمۡ وَمَا كَانُواْ يَعۡبُدُونَ ﴿٢٢﴾
Uhşürullezıne zalemu ve ezvacehüm ve ma kanu ya´büdun
“İlgililere şöyle emredilir: "Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah'ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun”
مِن دُونِ ٱللَّهِ فَٱهۡدُوهُمۡ إِلَىٰ صِرَٰطِ ٱلۡجَحِيمِ ﴿٢٣﴾
Min dunillahi fehduhüm ila sıratıl cehıym
“İlgililere şöyle emredilir: "Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah'ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun”
وَقِفُوهُمۡۖ إِنَّهُم مَّسۡـُٔولُونَ ﴿٢٤﴾
Ve kıfuhüm innehüm mes´ulun
“Onları durdurun; çünkü kendilerinden daha da sorulacaktır”
مَا لَكُمۡ لَا تَنَاصَرُونَ ﴿٢٥﴾
Me leküm la tenasarun
“Şöyle sorulur: "Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz”
بَلۡ هُمُ ٱلۡيَوۡمَ مُسۡتَسۡلِمُونَ ﴿٢٦﴾
Bel hümül yevme müsteslimun
“Hayır; bugün onların hepsi teslim olmuşlardır”
وَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضࣲ يَتَسَآءَلُونَ ﴿٢٧﴾
Ve akbele ba´duhüm ala ba´dıy yetesaelun
“Birbirlerine dönüp soruşurlar”
قَالُوٓاْ إِنَّكُمۡ كُنتُمۡ تَأۡتُونَنَا عَنِ ٱلۡيَمِينِ ﴿٢٨﴾
Kalu inneküm küntüm te´tunena anil yemın
“İleri gelenlerine: "Doğrusu siz bize sureti hakdan görünürdünüz" derler”
قَالُواْ بَل لَّمۡ تَكُونُواْ مُؤۡمِنِينَ ﴿٢٩﴾
Kalu bel lem tekunu mü´minın
“Onlar da şöyle derler: "Hayır; siz inanmış kimseler değildiniz”
وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيۡكُم مِّن سُلۡطَٰنِۭۖ بَلۡ كُنتُمۡ قَوۡمࣰ ا طَٰغِينَ ﴿٣٠﴾
Ve ma kane lena aleyküm min sultan bel küntüm kavmen tağıyn
“Bizim sizin üstünüzde bir nüfuzumuz yoktu. Bilakis, azmış bir millettiniz”
فَحَقَّ عَلَيۡنَا قَوۡلُ رَبِّنَآۖ إِنَّا لَذَآئِقُونَ ﴿٣١﴾
Fe hakka aleyna kavlü rabbina inna le zaikun
“Bu sebeple, Rabbimizin sözü aleyhimizde gerçekleşti. şüphesiz azabı tadacağız”
فَأَغۡوَيۡنَٰكُمۡ إِنَّا كُنَّا غَٰوِينَ ﴿٣٢﴾
Fe ağveynaküm inna künna ğavın
“Sizi biz azdırmıştık, çünkü kendimiz azgındık”
فَإِنَّهُمۡ يَوۡمَئِذࣲ فِي ٱلۡعَذَابِ مُشۡتَرِكُونَ ﴿٣٣﴾
Fe innehüm yevmeizin fil azabi müşterikun
“O gün hepsi azabda birleşirler”
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَفۡعَلُ بِٱلۡمُجۡرِمِينَ ﴿٣٤﴾
İnna kezalike nef´alü bil mücrimın
“Doğrusu suçlulara böyle yaparız”
إِنَّهُمۡ كَانُوٓاْ إِذَا قِيلَ لَهُمۡ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا ٱللَّهُ يَسۡتَكۡبِرُونَ ﴿٣٥﴾
İnnehüm kanu iza kıyle lehüm la ilahe illellahü yestekbirun
“Onlara: "Allah'tan başka tanrı yoktur" denildiği zaman şüphesiz büyüklenirler”
وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُوٓاْ ءَالِهَتِنَا لِشَاعِرࣲ مَّجۡنُونِۭ ﴿٣٦﴾
Ve yekulune e inna letariku alihetina li şaırim mecnun
“Deli bir şair yüzünden tanrılarımızı mı bırakalım?" derlerdi”
بَلۡ جَآءَ بِٱلۡحَقِّ وَصَدَّقَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿٣٧﴾
Bel cae bil hakkı ve saddekal murselın
“Hayır; o, gerçeği getirmiş ve peygamberleri doğrulamıştı”
إِنَّكُمۡ لَذَآئِقُواْ ٱلۡعَذَابِ ٱلۡأَلِيمِ ﴿٣٨﴾
İnneküm lezaikul azabil elım
“Şüphesiz siz can yakıcı azabı tadacaksınız”
وَمَا تُجۡزَوۡنَ إِلَّا مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ﴿٣٩﴾
Ve ma tüczevne illa ma küntüm ta´melun
“Yaptığınızdan başka birşeyle cezalanmayacaksınız”
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ﴿٤٠﴾
İlla ıbadellahil muhlesıyn
“Ancak Allah'a içten bağlı kullar bunun dışındadır”
أُوْلَٰٓئِكَ لَهُمۡ رِزۡقࣱ مَّعۡلُومࣱ ﴿٤١﴾
Ülaike lehüm rizkum ma´lum
“İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur”
فَوَٰكِهُ وَهُم مُّكۡرَمُونَ ﴿٤٢﴾
Fevakih ve hüm mükramun
“İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur”
فِي جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ ﴿٤٣﴾
Fı cennatin neıym
“İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur”
عَلَىٰ سُرُرࣲ مُّتَقَٰبِلِينَ ﴿٤٤﴾
Ala sürurim mütekabilın
“İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur”
يُطَافُ عَلَيۡهِم بِكَأۡسࣲ مِّن مَّعِينِۭ ﴿٤٥﴾
Yütafü alyhim bi ke´sim mim meıyn
“Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur”
بَيۡضَآءَ لَذَّةࣲ لِّلشَّٰرِبِينَ ﴿٤٦﴾
Beydae lezzetil lişşaribın
“Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur”
لَا فِيهَا غَوۡلࣱ وَلَا هُمۡ عَنۡهَا يُنزَفُونَ ﴿٤٧﴾
La fıha ğavlüv ve la hüm anha yünzefun
“Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur”
وَعِندَهُمۡ قَٰصِرَٰتُ ٱلطَّرۡفِ عِينࣱ ﴿٤٨﴾
Ve ındehüm kasıratüt tarfi ıyn
“Yanlarında, örtülü yumurta gibi (bembeyaz), bakışlarını da yalnız eşlerine çevirmiş güzel gözlüler vardır”
كَأَنَّهُنَّ بَيۡضࣱ مَّكۡنُونࣱ ﴿٤٩﴾
Ke ennehünne beydum meknun
“Yanlarında, örtülü yumurta gibi (bembeyaz), bakışlarını da yalnız eşlerine çevirmiş güzel gözlüler vardır”
فَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضࣲ يَتَسَآءَلُونَ ﴿٥٠﴾
Fe akbele ba´duhüm ala ba´dıy yetesaelun
“Birbirlerine dönüp sorarlar”
قَالَ قَآئِلࣱ مِّنۡهُمۡ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينࣱ ﴿٥١﴾
Kle kailüm minhüm innı kane lı karın
“İçlerinden biri şöyle der: "Benim bir dostum vardı, bana: 'Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin?' derdi”
يَقُولُ أَءِنَّكَ لَمِنَ ٱلۡمُصَدِّقِينَ ﴿٥٢﴾
Yekulü e inneke le minel müsaddikıyn
“İçlerinden biri şöyle der: "Benim bir dostum vardı, bana: 'Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin?' derdi”
أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابࣰ ا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَدِينُونَ ﴿٥٣﴾
E iza mitna ve künna türabev ve ızamen e inna le medınun
“İçlerinden biri şöyle der: "Benim bir dostum vardı, bana: 'Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin?' derdi”
قَالَ هَلۡ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ ﴿٥٤﴾
Kale hel entüm müttaliun
“Yanındakilere: "Siz onu bilir misiniz?" der”
فَٱطَّلَعَ فَرَءَاهُ فِي سَوَآءِ ٱلۡجَحِيمِ ﴿٥٥﴾
Fattalea fe raahü fı sevail cehıym
“Bir bakar onu cehennemin ortasında görür”
قَالَ تَٱللَّهِ إِن كِدتَّ لَتُرۡدِينِ ﴿٥٦﴾
Kale tellahi in kidte le türdın
“Ona der ki: "Allah'a and olsun ki, az kalsın beni de mahvedecektin”
وَلَوۡلَا نِعۡمَةُ رَبِّي لَكُنتُ مِنَ ٱلۡمُحۡضَرِينَ ﴿٥٧﴾
Ve lev la nı´metü rabbı leküntü minel muhdarın
“Eğer Rabbimin lütfu olmasaydı ben de oraya götürülenlerden olurdum”
أَفَمَا نَحۡنُ بِمَيِّتِينَ ﴿٥٨﴾
E fe ma nahnü bi meyyitın
“Birinci ölümden sonra bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Azap da görmeyeceğiz ha”
إِلَّا مَوۡتَتَنَا ٱلۡأُولَىٰ وَمَا نَحۡنُ بِمُعَذَّبِينَ ﴿٥٩﴾
İlla mevtetenel ula ve ma nahnü bi müazzebın
“Birinci ölümden sonra bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Azap da görmeyeceğiz ha”
إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلۡفَوۡزُ ٱلۡعَظِيمُ ﴿٦٠﴾
İnne haza le hüvel fevzül azıym
“İşte büyük kurtuluş şüphesiz budur”
لِمِثۡلِ هَٰذَا فَلۡيَعۡمَلِ ٱلۡعَٰمِلُونَ ﴿٦١﴾
Li misli haza felya´melil amilun
“Çalışanlar bunun için çalışsın”
أَذَٰلِكَ خَيۡرࣱ نُّزُلًا أَمۡ شَجَرَةُ ٱلزَّقُّومِ ﴿٦٢﴾
E zalike hayrun nüzülen em şeceratüzç zekkum
“Konukluk olarak bu mu iyidir, yoksa zakkum ağacı mı”
إِنَّا جَعَلۡنَٰهَا فِتۡنَةࣰ لِّلظَّٰلِمِينَ ﴿٦٣﴾
İnna cealnaha fitnetel liz zalimın
“Biz o ağacı, zalimler için bir dert yaptık”
إِنَّهَا شَجَرَةࣱ تَخۡرُجُ فِيٓ أَصۡلِ ٱلۡجَحِيمِ ﴿٦٤﴾
İnneha şeceratün tahrucü fı aslil cehıym
“O, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır”
طَلۡعُهَا كَأَنَّهُۥ رُءُوسُ ٱلشَّيَٰطِينِ ﴿٦٥﴾
Tal´uha ke ennehu ruusüş şeyatıyn
“Tomurcukları şeytan başı gibidir”
فَإِنَّهُمۡ لَأٓكِلُونَ مِنۡهَا فَمَالِـُٔونَ مِنۡهَا ٱلۡبُطُونَ ﴿٦٦﴾
Fe innehüm le akilune minha fe maliune minhel butün
“İşte cehennemlikler bundan yerler, karınlarını onunla doldururlar”
ثُمَّ إِنَّ لَهُمۡ عَلَيۡهَا لَشَوۡبࣰ ا مِّنۡ حَمِيمࣲ ﴿٦٧﴾
Sümme inne lehüm aleyha le şevbem min hamum
“Sonra, üzerine kaynar su katılmış içki şüphesiz onlar içindir”
ثُمَّ إِنَّ مَرۡجِعَهُمۡ لَإِلَى ٱلۡجَحِيمِ ﴿٦٨﴾
Şümme inne merciahüm le ilel cehıym
“Doğrusu sonra dönecekleri yer yine cehennemdir”
إِنَّهُمۡ أَلۡفَوۡاْ ءَابَآءَهُمۡ ضَآلِّينَ ﴿٦٩﴾
İnnehüm elfev abaehüm dallın
“Onlar babalarını şüphesiz sapık kimseler olarak bulmuşlardı”
فَهُمۡ عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِمۡ يُهۡرَعُونَ ﴿٧٠﴾
Fe hüm ala asarihim yühraun
“Öyleyken yine de onların izlerinden kovalanırcasına koşturuyorlardı”
وَلَقَدۡ ضَلَّ قَبۡلَهُمۡ أَكۡثَرُ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿٧١﴾
Ve le kad dalhle kablehüm ekserul evvelın
“Onlardan önce, evvelki ümmetlerin çoğu, and olsun ki sapıtmıştı”
وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا فِيهِم مُّنذِرِينَ ﴿٧٢﴾
Ve le kad erselna fıhim münzirın
“And olsun ki, içlerine uyarıcılar göndermiştik”
فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُنذَرِينَ ﴿٧٣﴾
Fenzur keyfe kane akıbetül münzerın
“Uyarıldığı halde yola gelmeyenlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak”
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ﴿٧٤﴾
İlla ıbadellahil muhlesıyn
“Allah'ın, O'na içten bağlanan kulları bunun dışındadır”
وَلَقَدۡ نَادَىٰنَا نُوحࣱ فَلَنِعۡمَ ٱلۡمُجِيبُونَ ﴿٧٥﴾
Ve le kad nadana nuhun fe le nı´mel müccıbun
“And olsun ki, Nuh Bize seslenmişti de duasına ne güzel icabet etmiştik”
وَنَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥ مِنَ ٱلۡكَرۡبِ ٱلۡعَظِيمِ ﴿٧٦﴾
Ve necceynahü ve ehlehu minel kerbil azıym
“Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık”
وَجَعَلۡنَا ذُرِّيَّتَهُۥ هُمُ ٱلۡبَاقِينَ ﴿٧٧﴾
Ve cealna zürriyyetehu hümül bakıyn
“Ancak onun soyunu sürekli kıldık”
وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ﴿٧٨﴾
Ve terakna aleyhi fil ahırın
“Sonra gelenler içinde "Alemlerde, Nuh'a selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık”
سَلَٰمٌ عَلَىٰ نُوحࣲ فِي ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿٧٩﴾
Selamün ala nuhın fil alemın
“Sonra gelenler içinde "Alemlerde, Nuh'a selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık”
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿٨٠﴾
İnna kezalike neczil muhsinın
“İşte Biz iyi davrananları böyle mükafatlandırırız”
إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿٨١﴾
İnnehu min ıbadinel mü´minın
“Doğrusu o, bizim inanmış kullarımızdandı”
ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ ﴿٨٢﴾
Sümme ağraknel aharın
“Sonra, diğerlerini suda boğduk”
۞وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِۦ لَإِبۡرَٰهِيمَ ﴿٨٣﴾
Ve inne min şıatihı le ibrahım
“İbrahim de şüphesiz O'nun yolunda olanlardandı”
إِذۡ جَآءَ رَبَّهُۥ بِقَلۡبࣲ سَلِيمٍ ﴿٨٤﴾
İz cae rabbehu bi kalbin selım
“Nitekim Rabbine temiz bir kalple geldi”
إِذۡ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوۡمِهِۦ مَاذَا تَعۡبُدُونَ ﴿٨٥﴾
İz kale li ebıhi ve kavmihı maza ta´büdun
“İbrahim babasına ve milletine şöyle demişti: "Nelere kulluk ediyorsunuz”
أَئِفۡكًا ءَالِهَةࣰ دُونَ ٱللَّهِ تُرِيدُونَ ﴿٨٦﴾
E ifken aliheten dunellahi türıdun
“Allah'ı bırakıp uydurma tanrılar mı istiyorsunuz”
فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿٨٧﴾
Fe ma zannüküm bi rabbil alemın
“Alemlerin Rabbi hakkındaki sanınız nedir”
فَنَظَرَ نَظۡرَةࣰ فِي ٱلنُّجُومِ ﴿٨٨﴾
Fe nezara nazraten fin nücum
“İbrahim yıldızlara bir göz attı ve "Ben rahatsızım" dedi”
فَقَالَ إِنِّي سَقِيمࣱ ﴿٨٩﴾
Fe kale innı sekıym
“İbrahim yıldızlara bir göz attı ve "Ben rahatsızım" dedi”
فَتَوَلَّوۡاْ عَنۡهُ مُدۡبِرِينَ ﴿٩٠﴾
Fe tevellev anhü müdbirın
“Onu bırakıp gittiler”
فَرَاغَ إِلَىٰٓ ءَالِهَتِهِمۡ فَقَالَ أَلَا تَأۡكُلُونَ ﴿٩١﴾
Ferağa ila alihetihim fe kale e ela te´külun
“O da onların tanrılarına gizlice yönelip: "Sundukları yiyecekleri yemiyor musunuz? Ne o, konuşmuyor musunuz?" dedi”
مَا لَكُمۡ لَا تَنطِقُونَ ﴿٩٢﴾
Ma leküm la tentıkun
“O da onların tanrılarına gizlice yönelip: "Sundukları yiyecekleri yemiyor musunuz? Ne o, konuşmuyor musunuz?" dedi”
فَرَاغَ عَلَيۡهِمۡ ضَرۡبَۢا بِٱلۡيَمِينِ ﴿٩٣﴾
Ferağa aleyhim darbem bil yemın
“Sonunda, üzerlerine yürüyüp kuvvetle vurdu”
فَأَقۡبَلُوٓاْ إِلَيۡهِ يَزِفُّونَ ﴿٩٤﴾
Fe akbelu ileyhi yeziffun
“Bunun üzerine putperestler koşarak ona geldiler”
قَالَ أَتَعۡبُدُونَ مَا تَنۡحِتُونَ ﴿٩٥﴾
Kale e ta´büdune ma tenhıtun
“İbrahim onlara şöyle söyledi: "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır”
وَٱللَّهُ خَلَقَكُمۡ وَمَا تَعۡمَلُونَ ﴿٩٦﴾
Vallahü halekkkaküm ve ma ta´melun
“İbrahim onlara şöyle söyledi: "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır”
قَالُواْ ٱبۡنُواْ لَهُۥ بُنۡيَٰنࣰ ا فَأَلۡقُوهُ فِي ٱلۡجَحِيمِ ﴿٩٧﴾
Kalübnu lehu bünyanen fe elkuhü fil cehıym
“Putperestler: "Onun için bir yapı yapın da onu oradan ateşin içine atın" dediler”
فَأَرَادُواْ بِهِۦ كَيۡدࣰ ا فَجَعَلۡنَٰهُمُ ٱلۡأَسۡفَلِينَ ﴿٩٨﴾
Fe eradü bihı keyden fe cealnahümül esfelın
“Ona düzen kurmak istediler, ama Biz onları altettik”
وَقَالَ إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَىٰ رَبِّي سَيَهۡدِينِ ﴿٩٩﴾
Ve kale innı zahibün ila rabbı seyehdın
“İbrahim: "Doğrusu ben Rabbim uğrunda sizi bırakıp gidiyorum; O beni doğru yola eriştirir" dedi”
رَبِّ هَبۡ لِي مِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ﴿١٠٠﴾
Rabbi heb lı mines salihıyn
“Rabbim! Bana iyilerden olacak bir çocuk ver" diye yalvardı”
فَبَشَّرۡنَٰهُ بِغُلَٰمٍ حَلِيمࣲ ﴿١٠١﴾
Fe beşşernahü bi ğulamin halım
“Biz de ona yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik”
فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ ٱلسَّعۡيَ قَالَ يَٰبُنَيَّ إِنِّيٓ أَرَىٰ فِي ٱلۡمَنَامِ أَنِّيٓ أَذۡبَحُكَ فَٱنظُرۡ مَاذَا تَرَىٰۚ قَالَ يَٰٓأَبَتِ ٱفۡعَلۡ مَا تُؤۡمَرُۖ سَتَجِدُنِيٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلصَّٰبِرِينَ ﴿١٠٢﴾
Felemma beleğa meahüs sa´ye kale ya büneyye innı era fil menami ennı ezbehuke fenzur maza tera kale ya ebetif´al ma tü´meru setecidünı in şaellahü mines sabirın
“Çocuk kendisinin yanısıra yürümeye başlayınca: "Ey oğulcuğum! Doğrusu ben uykuda iken seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün, ne dersin?" dedi. "Ey babacığım! Ne ile emrolundunsa yap, Allah dilerse, sabredenlerden olduğumu göreceksin" dedi”
فَلَمَّآ أَسۡلَمَا وَتَلَّهُۥ لِلۡجَبِينِ ﴿١٠٣﴾
Felemma eslema ve tellehu lil cebın
“Böylece ikisi de Allah' a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: "Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırırız" diye seslendik”
وَنَٰدَيۡنَٰهُ أَن يَٰٓإِبۡرَٰهِيمُ ﴿١٠٤﴾
Ve nadeynahü ey ya ibrahım
“Böylece ikisi de Allah' a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: "Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırırız" diye seslendik”
قَدۡ صَدَّقۡتَ ٱلرُّءۡيَآۚ إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿١٠٥﴾
Kad saddakter rü´ya inna kezalike neczil muhsinın
“Böylece ikisi de Allah' a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: "Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırırız" diye seslendik”
إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلۡبَلَٰٓؤُاْ ٱلۡمُبِينُ ﴿١٠٦﴾
İnne haza le hüvel belaül mübın
“Doğrusu bu apaçık bir deneme idi”
وَفَدَيۡنَٰهُ بِذِبۡحٍ عَظِيمࣲ ﴿١٠٧﴾
Ve fedeynahü bi zibhın azıym
“Ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik”
وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ﴿١٠٨﴾
Ve terakna aleyhi fil ahırın
“Sonra gelenler içinde "İbrahim'e selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık”
سَلَٰمٌ عَلَىٰٓ إِبۡرَٰهِيمَ ﴿١٠٩﴾
Selamün ala ibrahım
“Sonra gelenler içinde "İbrahim'e selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık”
كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿١١٠﴾
Kezalike neczil muhsinın
“İşte iyileri böylece mükafatlandırırız”
إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿١١١﴾
İnnehu min ıbadinel mü´minın
“Doğrusu o, inanmış kullarımızdandı”
وَبَشَّرۡنَٰهُ بِإِسۡحَٰقَ نَبِيࣰّ ا مِّنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ﴿١١٢﴾
Ve beşşernahü bi ishaka nebiyyem mines salihıyn
“Ona, iyilerden olan İshak'ı peygamber olarak müjdeledik”
وَبَٰرَكۡنَا عَلَيۡهِ وَعَلَىٰٓ إِسۡحَٰقَۚ وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحۡسِنࣱ وَظَالِمࣱ لِّنَفۡسِهِۦ مُبِينࣱ ﴿١١٣﴾
Ve barakna aleyhi ve ala ishak ve min zürriyyetihima muhsinüv ve zalimül li nefsihı mübın
“Kendisini ve İshak'ı mübarek kıldık; ikisinin soyundan iyi olan da vardır, açıktan açığa kendisine yazık eden de vardır”
وَلَقَدۡ مَنَنَّا عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ ﴿١١٤﴾
Ve le kad menenna ala musa ve haun
“And olsun ki Musa ve Harun'a da iyilikte bulunmuştuk”
وَنَجَّيۡنَٰهُمَا وَقَوۡمَهُمَا مِنَ ٱلۡكَرۡبِ ٱلۡعَظِيمِ ﴿١١٥﴾
Ve necceynahüma va kavmehüma minel kerbil azıym
“İkisini ve milletlerini büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştık”
وَنَصَرۡنَٰهُمۡ فَكَانُواْ هُمُ ٱلۡغَٰلِبِينَ ﴿١١٦﴾
Ve nasarnahüm fe kanu hümül ğalibın
“Onlara yardım etmiştik de üstün gelmişlerdi”
وَءَاتَيۡنَٰهُمَا ٱلۡكِتَٰبَ ٱلۡمُسۡتَبِينَ ﴿١١٧﴾
Ve ateynahümel kitabel müstebın
“Her ikisine de, apaçık anlaşılan bir Kitap vermiştik”
وَهَدَيۡنَٰهُمَا ٱلصِّرَٰطَ ٱلۡمُسۡتَقِيمَ ﴿١١٨﴾
Ve hedeynahümes sıratal müstekıym
“Her ikisini de doğru yola eriştirmiştik”
وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِمَا فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ﴿١١٩﴾
Ve terakna aleyhima fil ahırın
“Sonra gelenler içinde "Musa ve Harun'a selam olsun" diye iyi birer ün bıraktık”
سَلَٰمٌ عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ ﴿١٢٠﴾
Selamün ala musa ve harun
“Sonra gelenler içinde "Musa ve Harun'a selam olsun" diye iyi birer ün bıraktık”
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿١٢١﴾
İnna kezalik enczil muhsinın
“Doğrusu Biz, iyileri böylece mükafatlandırırız”
إِنَّهُمَا مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿١٢٢﴾
İnnehüma min ıbadinel mü´minın
“İkisi de şüphesiz inanmış kullarımızdandı”
وَإِنَّ إِلۡيَاسَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿١٢٣﴾
Ve inne ilyase le minel murselın
“Doğrusu İlyas da peygamberlerdendir”
إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِۦٓ أَلَا تَتَّقُونَ ﴿١٢٤﴾
İz kale li kavmihı ela tettekun
“Milletine: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Biçim verenlerin en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?" demişti”
أَتَدۡعُونَ بَعۡلࣰ ا وَتَذَرُونَ أَحۡسَنَ ٱلۡخَٰلِقِينَ ﴿١٢٥﴾
E ted´une ba´lev ve tezerune ahsenel halikıyn
“Milletine: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Biçim verenlerin en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?" demişti”
ٱللَّهَ رَبَّكُمۡ وَرَبَّ ءَابَآئِكُمُ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿١٢٦﴾
Allahe rabbeküm ve rabbe abaikümül evvelın
“Milletine: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Biçim verenlerin en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?" demişti”
فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمۡ لَمُحۡضَرُونَ ﴿١٢٧﴾
Fe kezzebuhü fe innehüm le muhdarun
“Bunun üzerine onu yalanlamışlardı. Allah'ın O'na içten bağlı kulları bir yana, bunların hepsi cehenneme götürüleceklerdi”
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ﴿١٢٨﴾
İlla ıbadellahil muhlesıyn
“Bunun üzerine onu yalanlamışlardı. Allah'ın O'na içten bağlı kulları bir yana, bunların hepsi cehenneme götürüleceklerdi”
وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ﴿١٢٩﴾
Ve terakna aleyhi fil ahırın
“Sonra gelenler içinde, "İlyas'a selam olsun" diye bir ün bıraktık”
سَلَٰمٌ عَلَىٰٓ إِلۡ يَاسِينَ ﴿١٣٠﴾
Selamün ala ilyasın
“Sonra gelenler içinde, "İlyas'a selam olsun" diye bir ün bıraktık”
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿١٣١﴾
İnna kezalike neczil muhsinın
“Doğrusu Biz iyileri böylece mükafatlandırırız”
إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿١٣٢﴾
İnnehu min ıbadinel mü´minın
“O, inanmış kullarımızdandı”
وَإِنَّ لُوطࣰ ا لَّمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿١٣٣﴾
Ve inne lutal le minel mürselın
“Şüphesiz Lut da peygamberlerdendir”
إِذۡ نَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥٓ أَجۡمَعِينَ ﴿١٣٤﴾
İz necceynahü ve ehlehu ecmeıyn
“Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lut'u ve ailesinin hepsini kurtarmıştık”
إِلَّا عَجُوزࣰ ا فِي ٱلۡغَٰبِرِينَ ﴿١٣٥﴾
İlla acuzen fil ğabirın
“Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lut'u ve ailesinin hepsini kurtarmıştık”
ثُمَّ دَمَّرۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ ﴿١٣٦﴾
Sümme demmernel aharın
“Sonra diğerlerini yok etmiştik”
وَإِنَّكُمۡ لَتَمُرُّونَ عَلَيۡهِم مُّصۡبِحِينَ ﴿١٣٧﴾
Ve inneküm le temürrune aleyhim musbihıyn
“Sabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz”
وَبِٱلَّيۡلِۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ﴿١٣٨﴾
Ve bil leyl e fe la ta´kılun
“Sabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz”
وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿١٣٩﴾
Ve inne yunüse le minel murselın
“Doğrusu Yunus da peygamberlerdendir”
إِذۡ أَبَقَ إِلَى ٱلۡفُلۡكِ ٱلۡمَشۡحُونِ ﴿١٤٠﴾
İz ebeka ilel fülkil meşhun
“Dolu bir gemiye kaçmıştı”
فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ ٱلۡمُدۡحَضِينَ ﴿١٤١﴾
Fe saheme fe kane minel müdhadıyn
“Gemide olanlarla karşılıklı kura çekmişti de yenilenlerden olmuştu, bu sebeple denize atılmıştı”
فَٱلۡتَقَمَهُ ٱلۡحُوتُ وَهُوَ مُلِيمࣱ ﴿١٤٢﴾
Feltekamehül hutü ve hüve mülım
“Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu”
فَلَوۡلَآ أَنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلۡمُسَبِّحِينَ ﴿١٤٣﴾
Fe lev la ennehu kane minel müsebbihıyn
“Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı”
لَلَبِثَ فِي بَطۡنِهِۦٓ إِلَىٰ يَوۡمِ يُبۡعَثُونَ ﴿١٤٤﴾
Le lebise fı batnihı ila yevmi yüb´asun
“Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı”
۞فَنَبَذۡنَٰهُ بِٱلۡعَرَآءِ وَهُوَ سَقِيمࣱ ﴿١٤٥﴾
Fe nebeznahü bil arai ve hüve sekıym
“Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık”
وَأَنۢبَتۡنَا عَلَيۡهِ شَجَرَةࣰ مِّن يَقۡطِينࣲ ﴿١٤٦﴾
Ve embenta aleyhi şeceratem miy yaktıyn
“Onun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik”
وَأَرۡسَلۡنَٰهُ إِلَىٰ مِاْئَةِ أَلۡفٍ أَوۡ يَزِيدُونَ ﴿١٤٧﴾
Ve erselnahü ila mieti elfin ev yezıdün
“Onu, yüzbin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik”
فَـَٔامَنُواْ فَمَتَّعۡنَٰهُمۡ إِلَىٰ حِينࣲ ﴿١٤٨﴾
Fe amenu fe metta´nahüm ila hıyn
“Sonunda ona inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik”
فَٱسۡتَفۡتِهِمۡ أَلِرَبِّكَ ٱلۡبَنَاتُ وَلَهُمُ ٱلۡبَنُونَ ﴿١٤٩﴾
Festeftihim e li rabbikel benatü ve lehümül benun
“Putperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı”
أَمۡ خَلَقۡنَا ٱلۡمَلَٰٓئِكَةَ إِنَٰثࣰ ا وَهُمۡ شَٰهِدُونَ ﴿١٥٠﴾
Em halaknel melaiket inasev ve hüm şahidun
“Yoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler”
أَلَآ إِنَّهُم مِّنۡ إِفۡكِهِمۡ لَيَقُولُونَ ﴿١٥١﴾
E la innehüm min ifkihim le yekulun
“Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar, "Allah doğurdu" diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar”
وَلَدَ ٱللَّهُ وَإِنَّهُمۡ لَكَٰذِبُونَ ﴿١٥٢﴾
Veledellahü ve innehüm le kazibun
“Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar, "Allah doğurdu" diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar”
أَصۡطَفَى ٱلۡبَنَاتِ عَلَى ٱلۡبَنِينَ ﴿١٥٣﴾
Astafel benati alel benın
“Allah kızları, oğullara tercih mi etmiş”
مَا لَكُمۡ كَيۡفَ تَحۡكُمُونَ ﴿١٥٤﴾
Ma leküm keyfe tahkümun
“Ne oluyorsunuz? Ne biçim hükmediyorsunuz”
أَفَلَا تَذَكَّرُونَ ﴿١٥٥﴾
E fe la tezekkerun
“Hiç düşünmez misiniz”
أَمۡ لَكُمۡ سُلۡطَٰنࣱ مُّبِينࣱ ﴿١٥٦﴾
Em leküm sültanüm mübın
“Yoksa apaçık bir deliliniz mi var”
فَأۡتُواْ بِكِتَٰبِكُمۡ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿١٥٧﴾
Fe´tu bi kitabiküm in küntüm sadikıyn
“Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin bakalım”
وَجَعَلُواْ بَيۡنَهُۥ وَبَيۡنَ ٱلۡجِنَّةِ نَسَبࣰ اۚ وَلَقَدۡ عَلِمَتِ ٱلۡجِنَّةُ إِنَّهُمۡ لَمُحۡضَرُونَ ﴿١٥٨﴾
Ve cealu beynehu ve beynel cinneti neseba ve le kad alimetil cinnetü innehüm le muhdarun
“Allah'la cinler (melekler) arasında da bir soy bağı icadettiler. And olsun ki, cinler de, kendilerinin (bunu söyleyenlerin) hesap yerine götürüleceklerini bilirler”
سُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ ﴿١٥٩﴾
Sübhanellahi amma yesıun
“Allah onların vasıflandırmalarından münezzehtir”
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ﴿١٦٠﴾
İlla ıbadellahil muhlesıyn
“Allah'ın içten bağlı kulları bunların dışındadır”
فَإِنَّكُمۡ وَمَا تَعۡبُدُونَ ﴿١٦١﴾
Fe inneküm ve ma ta´büdun
“Sizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı değilsiniz”
مَآ أَنتُمۡ عَلَيۡهِ بِفَٰتِنِينَ ﴿١٦٢﴾
Ma entüm aleyhi bi fatinın
“Sizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı değilsiniz”
إِلَّا مَنۡ هُوَ صَالِ ٱلۡجَحِيمِ ﴿١٦٣﴾
İlla men hüve salil cehıym
“Sizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı değilsiniz”
وَمَا مِنَّآ إِلَّا لَهُۥ مَقَامࣱ مَّعۡلُومࣱ ﴿١٦٤﴾
Ve ma minna illa lehü mekamüm ma´lum
“Melekler şöyle derler: "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah'ı tesbih edenleriz”
وَإِنَّا لَنَحۡنُ ٱلصَّآفُّونَ ﴿١٦٥﴾
Ve inna le nahnüs saffun
“Melekler şöyle derler: "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah'ı tesbih edenleriz”
وَإِنَّا لَنَحۡنُ ٱلۡمُسَبِّحُونَ ﴿١٦٦﴾
Ve inna le nahnül müsebbihün
“Melekler şöyle derler: "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah'ı tesbih edenleriz”
وَإِن كَانُواْ لَيَقُولُونَ ﴿١٦٧﴾
Ve in kanu le yekulun
“Putperestler: "Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah'ın O'na içten bağlanan kulları olurduk" derlerdi”
لَوۡ أَنَّ عِندَنَا ذِكۡرࣰ ا مِّنَ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿١٦٨﴾
Lev enne ındena zikram minel evvelin
“Putperestler: "Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah'ın O'na içten bağlanan kulları olurduk" derlerdi”
لَكُنَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ﴿١٦٩﴾
Lekünna ıbadellahil muhlesıyn
“Putperestler: "Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah'ın O'na içten bağlanan kulları olurduk" derlerdi”
فَكَفَرُواْ بِهِۦۖ فَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ ﴿١٧٠﴾
Fe keferu bih fe sevfe ya´lemun
“Böyleyken O'nu inkar ettiler. Ama bileceklerdir”
وَلَقَدۡ سَبَقَتۡ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿١٧١﴾
Ve le kad sebekat kelimetüna li ıbadinel murselın
“And olsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir”
إِنَّهُمۡ لَهُمُ ٱلۡمَنصُورُونَ ﴿١٧٢﴾
İnnehüm le hümül mensurun
“Onlar şüphesiz yardım göreceklerdir”
وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ ٱلۡغَٰلِبُونَ ﴿١٧٣﴾
Ve inne cündena lehümül ğalibun
“Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir”
فَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ حَتَّىٰ حِينࣲ ﴿١٧٤﴾
Fe tevelle anhüm hatta hıyn
“Bir süreye kadar onlara aldırış etme”
وَأَبۡصِرۡهُمۡ فَسَوۡفَ يُبۡصِرُونَ ﴿١٧٥﴾
Ve ebsırhüm fe sevfe yübsırun
“Onlara inecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir”
أَفَبِعَذَابِنَا يَسۡتَعۡجِلُونَ ﴿١٧٦﴾
E fe biazabina yesta´cilun
“Azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar”
فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمۡ فَسَآءَ صَبَاحُ ٱلۡمُنذَرِينَ ﴿١٧٧﴾
Fe iza nezele bi sahatihim fe sae sabahul münzerın
“O azap, yurtlarına indiğinde, uyarılan fakat yola gelmeyenlerin sabahı ne kötü olur”
وَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ حَتَّىٰ حِينࣲ ﴿١٧٨﴾
Ve tevelle anhüm hatta hıyn
“Bir süreye kadar onlardan yüz çevir”
وَأَبۡصِرۡ فَسَوۡفَ يُبۡصِرُونَ ﴿١٧٩﴾
Ve ebsır fe sevfe yübsırun
“İnecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir”
سُبۡحَٰنَ رَبِّكَ رَبِّ ٱلۡعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ ﴿١٨٠﴾
Sübhane rabbike rabbil ızzeti amma yesfun
“Senin güçlü olan Rabbin, onların vasıflandırmalarından münezzehtir”
وَسَلَٰمٌ عَلَى ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿١٨١﴾
Ve selamün alel murselın
“Ve selam, peygamberleredir”
وَٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿١٨٢﴾
Vel hamdü lillahi rabbil alemın
“Hamd de Alemlerin Rabbi Allah'adır”
Sâffât sûresi Kur’an-ı Kerim’in 37. sûresidir; adı “Saf Saf Dizilenler” anlamına gelir. 182 ayetten oluşur, Mekke döneminde inmiştir ve Mushaf’ta 23. cüzde, 446. sayfada başlar.
Meal: Diyanet İşleri Başkanlığı. Sesli okuma: Mishary Rashid Alafasy. Ayetlerin yanındaki numaraya dokunarak o ayetin kendi sayfasına gidebilir, oradan paylaşabilirsiniz.