حمٓ ﴿١﴾
Ha mım
“Ha, Mim”
Örnek: şifa duası, salavat, sabah zikri
Açıklama: Kısa ve ezberlemesi kolay bir salavattır. Peygamber Efendimiz’in şanına layık bir salât dileğini ifade eder. Dua Metni: اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا يَنْبَغِي لِشَرَفِ…
“İşçinin ücretini, alnının teri kurumadan veriniz.”
İbn Mâce, Rühûn 4سُوْرَةُ الدُّخَانِ
Duman · Mekke’de inmiştir · 59 ayet · 25. cüz · 496. sayfa
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismillahirrahmanirrahim
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
حمٓ ﴿١﴾
Ha mım
“Ha, Mim”
وَٱلۡكِتَٰبِ ٱلۡمُبِينِ ﴿٢﴾
Vel kitabil mübiyn
“Apaçık olan Kitap'a and olsun ki, Biz onu, kutlu bir gecede indirdik. Doğrusu Biz, insanları uyarmaktayız”
إِنَّآ أَنزَلۡنَٰهُ فِي لَيۡلَةࣲ مُّبَٰرَكَةٍۚ إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ ﴿٣﴾
İnna enzelnahü fı leyletim mübaraketin inna künna münzirın
“Apaçık olan Kitap'a and olsun ki, Biz onu, kutlu bir gecede indirdik. Doğrusu Biz, insanları uyarmaktayız”
فِيهَا يُفۡرَقُ كُلُّ أَمۡرٍ حَكِيمٍ ﴿٤﴾
Fıha yüfraku küllü emrin hakiym
“Katımızdan bir buyrukla, her hikmetli işe o gecede hükmedilir. Doğrusu Biz öteden beri peygamberler göndermekteyiz. Eğer kesin olarak inanırsanız bilin ki, bu senin Rabbinden, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbinden bir rahmettir. O, işitendir, bilendir”
أَمۡرࣰ ا مِّنۡ عِندِنَآۚ إِنَّا كُنَّا مُرۡسِلِينَ ﴿٥﴾
Emram min ındina inna künna mürsiliyn
“Katımızdan bir buyrukla, her hikmetli işe o gecede hükmedilir. Doğrusu Biz öteden beri peygamberler göndermekteyiz. Eğer kesin olarak inanırsanız bilin ki, bu senin Rabbinden, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbinden bir rahmettir. O, işitendir, bilendir”
رَحۡمَةࣰ مِّن رَّبِّكَۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿٦﴾
Rahmeten mir rabbik innehu hüves semiy´ul aliym
“Katımızdan bir buyrukla, her hikmetli işe o gecede hükmedilir. Doğrusu Biz öteden beri peygamberler göndermekteyiz. Eğer kesin olarak inanırsanız bilin ki, bu senin Rabbinden, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbinden bir rahmettir. O, işitendir, bilendir”
رَبِّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَآۖ إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ ﴿٧﴾
Rabbis semavati vel erdı ve ma beynehüma in küntüm mukıniyn
“Katımızdan bir buyrukla, her hikmetli işe o gecede hükmedilir. Doğrusu Biz öteden beri peygamberler göndermekteyiz. Eğer kesin olarak inanırsanız bilin ki, bu senin Rabbinden, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbinden bir rahmettir. O, işitendir, bilendir”
لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ يُحۡيِۦ وَيُمِيتُۖ رَبُّكُمۡ وَرَبُّ ءَابَآئِكُمُ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿٨﴾
La ilahe illa hüve yuhyı ve yümiyt rabbüküm ve rabbü abaikümül evveliyn
“O'ndan başka tanrı yoktur; diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz önceki atalarınızın da Rabbidir”
بَلۡ هُمۡ فِي شَكࣲّ يَلۡعَبُونَ ﴿٩﴾
Bel hüm fı şekkiy yel´abun
“Ama inkarcılar, dirilmekten şüphededirler, bunu eğlenceye alırlar”
فَٱرۡتَقِبۡ يَوۡمَ تَأۡتِي ٱلسَّمَآءُ بِدُخَانࣲ مُّبِينࣲ ﴿١٠﴾
Fertekıb yevme te´tis semaü bi dühanim mübiyn
“Göğün, insanları bürüyecek ve gözle görülecek bir duman çıkaracağı günü bekle; bu, can yakan bir azabdır”
يَغۡشَى ٱلنَّاسَۖ هَٰذَا عَذَابٌ أَلِيمࣱ ﴿١١﴾
Yağşen nas haza azabün eliym
“Göğün, insanları bürüyecek ve gözle görülecek bir duman çıkaracağı günü bekle; bu, can yakan bir azabdır”
رَّبَّنَا ٱكۡشِفۡ عَنَّا ٱلۡعَذَابَ إِنَّا مُؤۡمِنُونَ ﴿١٢﴾
Rabbenekşif annel azabe inna mü´minun
“İnsanlar: "Rabbimiz! Bu azabı bizden kaldır; doğrusu artık biz inananlarız" derler”
أَنَّىٰ لَهُمُ ٱلذِّكۡرَىٰ وَقَدۡ جَآءَهُمۡ رَسُولࣱ مُّبِينࣱ ﴿١٣﴾
Enna lehümüz zikra ve kad caehüm rasulüm mübiyn
“Nerde onlarda öğüt almak? Kendilerine gerçeği açıklayan bir peygamber gelmişti ve ondan yüz çevirmişler, "Belletilmiş bir deli" demişlerdi”
ثُمَّ تَوَلَّوۡاْ عَنۡهُ وَقَالُواْ مُعَلَّمࣱ مَّجۡنُونٌ ﴿١٤﴾
Sümme tevellev anhü ve kalu muallemüm mecnun
“Nerde onlarda öğüt almak? Kendilerine gerçeği açıklayan bir peygamber gelmişti ve ondan yüz çevirmişler, "Belletilmiş bir deli" demişlerdi”
إِنَّا كَاشِفُواْ ٱلۡعَذَابِ قَلِيلًاۚ إِنَّكُمۡ عَآئِدُونَ ﴿١٥﴾
İnna kaşifül azib kaliylen inneküm aidun
“Biz sizden azabı az bir süre için kaldıracağız, siz yine de eski inkarcılığınıza döneceksiniz”
يَوۡمَ نَبۡطِشُ ٱلۡبَطۡشَةَ ٱلۡكُبۡرَىٰٓ إِنَّا مُنتَقِمُونَ ﴿١٦﴾
Yevme nebtışül batşetel kübra inna müntekımun
“Onları çarptıkça çarpacağımız gün öcümüzü şüphesiz alırız”
۞وَلَقَدۡ فَتَنَّا قَبۡلَهُمۡ قَوۡمَ فِرۡعَوۡنَ وَجَآءَهُمۡ رَسُولࣱ كَرِيمٌ ﴿١٧﴾
Ve le kad fetenna kablehüm kavme fir´avne ve caehüm rasulün keriym
“And olsun ki, onlardan önce, Firavun milletini denemiştik. Onlara gelen değerli bir peygamber demişti ki”
أَنۡ أَدُّوٓاْ إِلَيَّ عِبَادَ ٱللَّهِۖ إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينࣱ ﴿١٨﴾
En eddu ileyye ıbadellah inni leküm rasulün emiyn
“Ey Allah'ın kulları! Bana gelin, doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim”
وَأَن لَّا تَعۡلُواْ عَلَى ٱللَّهِۖ إِنِّيٓ ءَاتِيكُم بِسُلۡطَٰنࣲ مُّبِينࣲ ﴿١٩﴾
Ve el la ta´lu alellah innı atıküm bi sültanim mübiyn
“Allah'a karşı üstün gelmeye kalkışmayın; doğrusu ben size apaçık bir delil getirdim”
وَإِنِّي عُذۡتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمۡ أَن تَرۡجُمُونِ ﴿٢٠﴾
Ve innı uztü bi rabbı ve rabbiküm en tercumun
“Beni taşlamanızdan ötürü, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığındım”
وَإِن لَّمۡ تُؤۡمِنُواْ لِي فَٱعۡتَزِلُونِ ﴿٢١﴾
Ve il lem tü´minu lı fa´tezilun
“Bana inanmazsanız, başımdan çekilin”
فَدَعَا رَبَّهُۥٓ أَنَّ هَٰٓؤُلَآءِ قَوۡمࣱ مُّجۡرِمُونَ ﴿٢٢﴾
Fe dea rabbehu enne haülai kavmüm mücrimun
“Bunlar, suçlu bir millet olduğu için, Rabbine yardım etmesi için yalvardı”
فَأَسۡرِ بِعِبَادِي لَيۡلًا إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ ﴿٢٣﴾
Fe esri bi ıbadı leylen inneküm müttebeun
“Allah da şöyle buyurdu: "Kullarımı geceleyin yola çıkar; şüphesiz takip olunacaksınız”
وَٱتۡرُكِ ٱلۡبَحۡرَ رَهۡوًاۖ إِنَّهُمۡ جُندࣱ مُّغۡرَقُونَ ﴿٢٤﴾
Vetrukil bahra rahva innehüm cündüm muğrakun
“Denizi sakin iken geride bırak, doğrusu onlar suda boğulacak bir ordudur”
كَمۡ تَرَكُواْ مِن جَنَّٰتࣲ وَعُيُونࣲ ﴿٢٥﴾
Kem teraku min cennativ ve uyun
“Orada nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, eğlenip durdukları nimetler bırakmışlardı”
وَزُرُوعࣲ وَمَقَامࣲ كَرِيمࣲ ﴿٢٦﴾
Ve züruıv ve mekamin keriym
“Orada nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, eğlenip durdukları nimetler bırakmışlardı”
وَنَعۡمَةࣲ كَانُواْ فِيهَا فَٰكِهِينَ ﴿٢٧﴾
Ve na´metin kanu fiyha fakihiyn
“Orada nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, eğlenip durdukları nimetler bırakmışlardı”
كَذَٰلِكَۖ وَأَوۡرَثۡنَٰهَا قَوۡمًا ءَاخَرِينَ ﴿٢٨﴾
Kezalike ve evrasnaha kavmen ahariyn
“Bu böyledir; onları başka bir millete miras bıraktık”
فَمَا بَكَتۡ عَلَيۡهِمُ ٱلسَّمَآءُ وَٱلۡأَرۡضُ وَمَا كَانُواْ مُنظَرِينَ ﴿٢٩﴾
Fema beket aleyhimüs semaü vel erdu vema kanu münzariyn
“Gök ve yer, onlar için gözyaşı dökmedi, onlar erteye bırakılmamışlardı”
وَلَقَدۡ نَجَّيۡنَا بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ مِنَ ٱلۡعَذَابِ ٱلۡمُهِينِ ﴿٣٠﴾
Ve le kad necceyna benı israiyle minel azabil mühiyn
“And olsun ki, İsrailoğullarını, azgın bir zorba olan Firavun'un alçaltıcı azabından kurtardık”
مِن فِرۡعَوۡنَۚ إِنَّهُۥ كَانَ عَالِيࣰ ا مِّنَ ٱلۡمُسۡرِفِينَ ﴿٣١﴾
Min fir´avn innehu kane aliyem minel müsrifiyn
“And olsun ki, İsrailoğullarını, azgın bir zorba olan Firavun'un alçaltıcı azabından kurtardık”
وَلَقَدِ ٱخۡتَرۡنَٰهُمۡ عَلَىٰ عِلۡمٍ عَلَى ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿٣٢﴾
Ve lekadıhternahüm ala ılmin alel alemiyn
“And olsun ki, onların durumunu bilerek dünyaların üzerinde seçkin kıldık”
وَءَاتَيۡنَٰهُم مِّنَ ٱلۡأٓيَٰتِ مَا فِيهِ بَلَٰٓؤࣱ اْ مُّبِينٌ ﴿٣٣﴾
Ve ateynahüm minel ayati ma fıhi belaüm mübiyn
“Onlara, her birinde açıkça bir imtihan bulunan, mucizeler verdik”
إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ لَيَقُولُونَ ﴿٣٤﴾
İnne haülai le yekülün
“Doğrusu inkarcılar, "Ölum bir defadır, tekrar diriltilmeyeceğiz. Eğer doğru sözlü iseniz bize babalarımızı getirsenize" derler”
إِنۡ هِيَ إِلَّا مَوۡتَتُنَا ٱلۡأُولَىٰ وَمَا نَحۡنُ بِمُنشَرِينَ ﴿٣٥﴾
İn hiye illa mevtetünel ula ve ma nahnü bi münşeriyn
“Doğrusu inkarcılar, "Ölum bir defadır, tekrar diriltilmeyeceğiz. Eğer doğru sözlü iseniz bize babalarımızı getirsenize" derler”
فَأۡتُواْ بِـَٔابَآئِنَآ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿٣٦﴾
Fe´tu bi abaina in küntüm sadikıyn
“Doğrusu inkarcılar, "Ölum bir defadır, tekrar diriltilmeyeceğiz. Eğer doğru sözlü iseniz bize babalarımızı getirsenize" derler”
أَهُمۡ خَيۡرٌ أَمۡ قَوۡمُ تُبَّعࣲ وَٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ أَهۡلَكۡنَٰهُمۡۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ مُجۡرِمِينَ ﴿٣٧﴾
E hüm hayrun em kamü tübbeıv vellezıne min kablihim ehleknahüm innehüm kanu mücrimiyn
“Bunlar mı daha üstün yoksa Tubba milleti ve onlardan öncekiler mi? Onları yok etmişizdir, çünkü onlar suçlu idiler”
وَمَا خَلَقۡنَا ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ وَمَا بَيۡنَهُمَا لَٰعِبِينَ ﴿٣٨﴾
Ve ma halaknes semavati vel erda ve ma beynehüma laıbiyn
“Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık”
مَا خَلَقۡنَٰهُمَآ إِلَّا بِٱلۡحَقِّ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿٣٩﴾
Ma halaknahüma illa bil hakkı ve lakinne ekserahüm la ya´lemun
“Biz onları, ancak ve ancak gerektiği gibi yarattık, ama insanların çoğu bilmezler”
إِنَّ يَوۡمَ ٱلۡفَصۡلِ مِيقَٰتُهُمۡ أَجۡمَعِينَ ﴿٤٠﴾
İnne yevmel fasli mıkatühüm ecmeıyn
“Doğrusu hüküm günü hepsinin bir arada bulunacağı gündür”
يَوۡمَ لَا يُغۡنِي مَوۡلًى عَن مَّوۡلࣰ ى شَيۡـࣰٔ ا وَلَا هُمۡ يُنصَرُونَ ﴿٤١﴾
Yevme la yuğni mevlen ammevlen şey´ev ve la hüm yünsarun
“O gün, dostun dosta hiçbir faydası olmaz, yardım da görmezler”
إِلَّا مَن رَّحِمَ ٱللَّهُۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ﴿٤٢﴾
İlla mer rahımellah innehu hüvel aziyzür rahıym
“Yalnız, Allah'ın merhamet ettiği kimseler bunların dışındadır. O, şüphesiz güçlüdür, merhametlidir”
إِنَّ شَجَرَتَ ٱلزَّقُّومِ ﴿٤٣﴾
İnne şeceratez zekkum
“Doğrusu günahkarların yiyeceği zakkum ağacıdır; karınlarda suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir”
طَعَامُ ٱلۡأَثِيمِ ﴿٤٤﴾
Taamül esiym
“Doğrusu günahkarların yiyeceği zakkum ağacıdır; karınlarda suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir”
كَٱلۡمُهۡلِ يَغۡلِي فِي ٱلۡبُطُونِ ﴿٤٥﴾
Kel mühl yağlı fil bütun
“Doğrusu günahkarların yiyeceği zakkum ağacıdır; karınlarda suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir”
كَغَلۡيِ ٱلۡحَمِيمِ ﴿٤٦﴾
Ke ğalyil hamiym
“Doğrusu günahkarların yiyeceği zakkum ağacıdır; karınlarda suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir”
خُذُوهُ فَٱعۡتِلُوهُ إِلَىٰ سَوَآءِ ٱلۡجَحِيمِ ﴿٤٧﴾
Huzuhü fa´tiluhü ila sevail cehıym
“Suçluyu yakalayın, cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başına azap olarak kaynar su dökün" denir, sonra ona: "Tad bakalım, hani şerefli olan, değerli olan yalnız sendin. İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir" denir”
ثُمَّ صُبُّواْ فَوۡقَ رَأۡسِهِۦ مِنۡ عَذَابِ ٱلۡحَمِيمِ ﴿٤٨﴾
Sümme subbu fevka ra´sihı min azabil hamiym
“Suçluyu yakalayın, cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başına azap olarak kaynar su dökün" denir, sonra ona: "Tad bakalım, hani şerefli olan, değerli olan yalnız sendin. İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir" denir”
ذُقۡ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡكَرِيمُ ﴿٤٩﴾
Zuk inneke entel aziyzül keriym
“Suçluyu yakalayın, cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başına azap olarak kaynar su dökün" denir, sonra ona: "Tad bakalım, hani şerefli olan, değerli olan yalnız sendin. İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir" denir”
إِنَّ هَٰذَا مَا كُنتُم بِهِۦ تَمۡتَرُونَ ﴿٥٠﴾
İnne haza ma küntüm bihı temterun
“Suçluyu yakalayın, cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başına azap olarak kaynar su dökün" denir, sonra ona: "Tad bakalım, hani şerefli olan, değerli olan yalnız sendin. İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir" denir”
إِنَّ ٱلۡمُتَّقِينَ فِي مَقَامٍ أَمِينࣲ ﴿٥١﴾
İnnel müttekıyne fı mekamin emiyn
“Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanlar ise, güvenli bir yerde, bahçelerde ve pınar başlarındadırlar”
فِي جَنَّٰتࣲ وَعُيُونࣲ ﴿٥٢﴾
Fi cennativ ve uyun
“Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanlar ise, güvenli bir yerde, bahçelerde ve pınar başlarındadırlar”
يَلۡبَسُونَ مِن سُندُسࣲ وَإِسۡتَبۡرَقࣲ مُّتَقَٰبِلِينَ ﴿٥٣﴾
Yelbesune min sündüsiv ve istebrakım mütekabiliyn
“İnce ipekten ve parlak atlastan giyinerek karşılıklı otururlar”
كَذَٰلِكَ وَزَوَّجۡنَٰهُم بِحُورٍ عِينࣲ ﴿٥٤﴾
Kezali ve zevvecnahüm bi hurin ıyn
“Bu böyledir; onları iri siyah gözlü hurilerle eşlendiririz”
يَدۡعُونَ فِيهَا بِكُلِّ فَٰكِهَةٍ ءَامِنِينَ ﴿٥٥﴾
Yed´une fiha bi külli fakihetin aminiyn
“Orada, güven içinde olarak her yemişi isteyebilirler”
لَا يَذُوقُونَ فِيهَا ٱلۡمَوۡتَ إِلَّا ٱلۡمَوۡتَةَ ٱلۡأُولَىٰۖ وَوَقَىٰهُمۡ عَذَابَ ٱلۡجَحِيمِ ﴿٥٦﴾
La yezukune fiyhel mevte illel mevtetel ula ve vekahüm azabel cehıym
“Orada, ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Rabbin lütfuyla onları cehennem azabından korumuştur. İşte büyük kurtuluş budur”
فَضۡلࣰ ا مِّن رَّبِّكَۚ ذَٰلِكَ هُوَ ٱلۡفَوۡزُ ٱلۡعَظِيمُ ﴿٥٧﴾
Fadlem mir rabbik zalike hüvel fevzül azıym
“Orada, ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Rabbin lütfuyla onları cehennem azabından korumuştur. İşte büyük kurtuluş budur”
فَإِنَّمَا يَسَّرۡنَٰهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمۡ يَتَذَكَّرُونَ ﴿٥٨﴾
Fe innema yessernahü bi lisanike leallehüm yetezekkerun
“Biz, öğüt alırlar diye, Kuran'ı senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık. Sen bekle, onlar da beklemektedirler”
فَٱرۡتَقِبۡ إِنَّهُم مُّرۡتَقِبُونَ ﴿٥٩﴾
Fertekıb innehüm mirtek
“Biz, öğüt alırlar diye, Kuran'ı senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık. Sen bekle, onlar da beklemektedirler”
Duhân sûresi Kur’an-ı Kerim’in 44. sûresidir; adı “Duman” anlamına gelir. 59 ayetten oluşur, Mekke döneminde inmiştir ve Mushaf’ta 25. cüzde, 496. sayfada başlar.
Meal: Diyanet İşleri Başkanlığı. Sesli okuma: Mishary Rashid Alafasy. Ayetlerin yanındaki numaraya dokunarak o ayetin kendi sayfasına gidebilir, oradan paylaşabilirsiniz.