وَٱلذَّٰرِيَٰتِ ذَرۡوࣰ ا ﴿١﴾
Vezzariyati zerva
“Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir”
Örnek: şifa duası, salavat, sabah zikri
Açıklama: Kısa ve ezberlemesi kolay bir salavattır. Peygamber Efendimiz’in şanına layık bir salât dileğini ifade eder. Dua Metni: اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا يَنْبَغِي لِشَرَفِ…
“İşçinin ücretini, alnının teri kurumadan veriniz.”
İbn Mâce, Rühûn 4سُوْرَةُ الذَّارِياتِ
Savuran Rüzgârlar · Mekke’de inmiştir · 60 ayet · 26. cüz · 520. sayfa
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismillahirrahmanirrahim
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
وَٱلذَّٰرِيَٰتِ ذَرۡوࣰ ا ﴿١﴾
Vezzariyati zerva
“Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir”
فَٱلۡحَٰمِلَٰتِ وِقۡرࣰ ا ﴿٢﴾
Fel hamilati vıkra
“Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir”
فَٱلۡجَٰرِيَٰتِ يُسۡرࣰ ا ﴿٣﴾
Fel cariyati yusra
“Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir”
فَٱلۡمُقَسِّمَٰتِ أَمۡرًا ﴿٤﴾
Fel mukassimati emra
“Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir”
إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقࣱ ﴿٥﴾
İnnema tuadune le sadık
“Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir”
وَإِنَّ ٱلدِّينَ لَوَٰقِعࣱ ﴿٦﴾
Ve inned dine le vakı´
“Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir”
وَٱلسَّمَآءِ ذَاتِ ٱلۡحُبُكِ ﴿٧﴾
Ves semai zatil hubuk
“İçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz”
إِنَّكُمۡ لَفِي قَوۡلࣲ مُّخۡتَلِفࣲ ﴿٨﴾
İnnekum le fi kavlim muhtelif
“İçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz”
يُؤۡفَكُ عَنۡهُ مَنۡ أُفِكَ ﴿٩﴾
Yu´feku anhu men ufik
“Bundan, dönebilecek kimseler döndürülür”
قُتِلَ ٱلۡخَرَّٰصُونَ ﴿١٠﴾
Kutilel harrasun
“Yalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın”
ٱلَّذِينَ هُمۡ فِي غَمۡرَةࣲ سَاهُونَ ﴿١١﴾
Ellezine hum fi ğamratin sahun
“Yalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın”
يَسۡـَٔلُونَ أَيَّانَ يَوۡمُ ٱلدِّينِ ﴿١٢﴾
Yes´elune eyyane yevmud din
“İşlerin karşılık göreceği günün zamanını sorarlar”
يَوۡمَ هُمۡ عَلَى ٱلنَّارِ يُفۡتَنُونَ ﴿١٣﴾
Yevme hum alen nari yuftenun
“O, kendilerinin ateşte azap görecekleri gündür”
ذُوقُواْ فِتۡنَتَكُمۡ هَٰذَا ٱلَّذِي كُنتُم بِهِۦ تَسۡتَعۡجِلُونَ ﴿١٤﴾
Zuku fitnetekum hazellezi kuntum bihi testa´cilun
“Onlara: "Azabınızı tadın; işte acele beklediğiniz bu idi" denir”
إِنَّ ٱلۡمُتَّقِينَ فِي جَنَّٰتࣲ وَعُيُونٍ ﴿١٥﴾
İnnel muttekıyne fi cennativ ve uyun
“Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı”
ءَاخِذِينَ مَآ ءَاتَىٰهُمۡ رَبُّهُمۡۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَبۡلَ ذَٰلِكَ مُحۡسِنِينَ ﴿١٦﴾
Ahızıne ma atahum rabbuhum innehum kanu kable zalike muhsinin
“Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı”
كَانُواْ قَلِيلࣰ ا مِّنَ ٱلَّيۡلِ مَا يَهۡجَعُونَ ﴿١٧﴾
Kanu kalilem minel leyli ma yehceun
“Onlar, geceleri az uyuyanlardı”
وَبِٱلۡأَسۡحَارِ هُمۡ يَسۡتَغۡفِرُونَ ﴿١٨﴾
Ve bil eshari hum yestağfirun
“Seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi”
وَفِيٓ أَمۡوَٰلِهِمۡ حَقࣱّ لِّلسَّآئِلِ وَٱلۡمَحۡرُومِ ﴿١٩﴾
Ve fi emvalihim hakkul lis saili vel mahrum
“Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı, onu verirlerdi”
وَفِي ٱلۡأَرۡضِ ءَايَٰتࣱ لِّلۡمُوقِنِينَ ﴿٢٠﴾
Ve fil erdı ayatul lil mukınin
“Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz”
وَفِيٓ أَنفُسِكُمۡۚ أَفَلَا تُبۡصِرُونَ ﴿٢١﴾
Ve fi enfusikum e fe la tubrırun
“Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz”
وَفِي ٱلسَّمَآءِ رِزۡقُكُمۡ وَمَا تُوعَدُونَ ﴿٢٢﴾
Ve fis semai rizkukum ve ma tuadun
“Rızkınız da, size söz verilen azap da yukarıdan gelir”
فَوَرَبِّ ٱلسَّمَآءِ وَٱلۡأَرۡضِ إِنَّهُۥ لَحَقࣱّ مِّثۡلَ مَآ أَنَّكُمۡ تَنطِقُونَ ﴿٢٣﴾
Fe ve rabbis semai vel erdı innehu lehakkum misle ma ennekum tentıkun
“Göğün ve yerin Rabbine and olsun ki bu, sizin konuşmanız kadar kesin ve gerçektir”
هَلۡ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ضَيۡفِ إِبۡرَٰهِيمَ ٱلۡمُكۡرَمِينَ ﴿٢٤﴾
Hel etake hadisu dayfi ibrahimel mukramin
“İbrahim'in ikram edilmiş konuklarının haberi sana geldi mi”
إِذۡ دَخَلُواْ عَلَيۡهِ فَقَالُواْ سَلَٰمࣰ اۖ قَالَ سَلَٰمࣱ قَوۡمࣱ مُّنكَرُونَ ﴿٢٥﴾
İz dehalu aleyhi fe kalu selama kale selam kavmum munkerun
“Onlar, İbrahim'in yanına girip: "Selam sana" demişlerdi, İbrahim de: "Selam size" demişti; içinden de, onların "tanınmamış bir topluluk" olduğunu geçirmişti”
فَرَاغَ إِلَىٰٓ أَهۡلِهِۦ فَجَآءَ بِعِجۡلࣲ سَمِينࣲ ﴿٢٦﴾
Ferağa ila ehlihi fe cae bi ıclin semin
“Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: "Yemez misiniz?" demişti”
فَقَرَّبَهُۥٓ إِلَيۡهِمۡ قَالَ أَلَا تَأۡكُلُونَ ﴿٢٧﴾
Fe karrabehu ileyhim kale e la te´kulun
“Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: "Yemez misiniz?" demişti”
فَأَوۡجَسَ مِنۡهُمۡ خِيفَةࣰۖ قَالُواْ لَا تَخَفۡۖ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَٰمٍ عَلِيمࣲ ﴿٢٨﴾
Fe evcese minhum hıyfeh kalu la tehaf ve beşşeruhu bi ğulamin alim
“(Yemediklerini görünce) onlardan endişeye düştü; "Korkma" dediler ve ona bilgin bir oğul sahibi olacağını müjdelediler”
فَأَقۡبَلَتِ ٱمۡرَأَتُهُۥ فِي صَرَّةࣲ فَصَكَّتۡ وَجۡهَهَا وَقَالَتۡ عَجُوزٌ عَقِيمࣱ ﴿٢٩﴾
Fe akbeletimraetuhu fi sarratin fe sakket vecheha ve kalet acuzun akıym
“Bunun üzerine karısı hayretle seslenerek geldi, elleriyle yüzünü kapayarak: "kısır bir kocakarı!" dedi”
قَالُواْ كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡحَكِيمُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿٣٠﴾
Kalu kezaliki kale rabbuk innehu huvel hakimul alim
“Melekler: "Bu böyledir, Rabbin söylemiştir; doğrusu O, Hakim olandır, bilendir" dediler”
۞قَالَ فَمَا خَطۡبُكُمۡ أَيُّهَا ٱلۡمُرۡسَلُونَ ﴿٣١﴾
Kale fema hatbukum eyyuhel murselun
“İbrahim: "Ey Elçiler! Göreviniz nedir?" dedi”
قَالُوٓاْ إِنَّآ أُرۡسِلۡنَآ إِلَىٰ قَوۡمࣲ مُّجۡرِمِينَ ﴿٣٢﴾
Kalu inna ursilna ila kavmim mucrimin
“Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler”
لِنُرۡسِلَ عَلَيۡهِمۡ حِجَارَةࣰ مِّن طِينࣲ ﴿٣٣﴾
Li nursile aleyhim hıcaratem min tıyn
“Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler”
مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلۡمُسۡرِفِينَ ﴿٣٤﴾
Musevvemeten ınde rabbike lil musrifin
“Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler”
فَأَخۡرَجۡنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿٣٥﴾
Fe ahracna men kane fiha minel mu´minin
“Bunun üzerine, suçlu milletin arasında bulunan müminleri çıkardık”
فَمَا وَجَدۡنَا فِيهَا غَيۡرَ بَيۡتࣲ مِّنَ ٱلۡمُسۡلِمِينَ ﴿٣٦﴾
Fe ma vecedna fiha ğayra beytim minel muslimin
“Zaten orada, kendini Allah'a vermiş sadece bir tek ev halkı bulduk”
وَتَرَكۡنَا فِيهَآ ءَايَةࣰ لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ ٱلۡعَذَابَ ٱلۡأَلِيمَ ﴿٣٧﴾
Ve terakna fiha ayetel lillezine yehafunel azabel elim
“Can yakıcı azabdan korkanlar için, o beldede bir işaret, bir kalıntı bıraktık”
وَفِي مُوسَىٰٓ إِذۡ أَرۡسَلۡنَٰهُ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ بِسُلۡطَٰنࣲ مُّبِينࣲ ﴿٣٨﴾
Ve fi musa iz erselnahu ila fir´avne bi sultanim mubin
“Musa'nın başından geçenlerde de ibret vardır: Onu apaçık delille Firavun'a gönderdik”
فَتَوَلَّىٰ بِرُكۡنِهِۦ وَقَالَ سَٰحِرٌ أَوۡ مَجۡنُونࣱ ﴿٣٩﴾
Fe tevella bi ruknihi ve kale sahırun ev mecnun
“Firavun, erkaniyle birlikte hakdan yüz çevirdi; "sihirbazdır veya delidir" dedi”
فَأَخَذۡنَٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذۡنَٰهُمۡ فِي ٱلۡيَمِّ وَهُوَ مُلِيمࣱ ﴿٤٠﴾
Fe ehaznahu ve cunudehu fe nebeznahum fil yemmi ve huve mulim
“Sonunda onu ve ordularını yakalayıp denize attık. O, kınanmayı haketmişti”
وَفِي عَادٍ إِذۡ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمُ ٱلرِّيحَ ٱلۡعَقِيمَ ﴿٤١﴾
Ve fi adin iz erselna aleyhimur rihal akıym
“Ad milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik”
مَا تَذَرُ مِن شَيۡءٍ أَتَتۡ عَلَيۡهِ إِلَّا جَعَلَتۡهُ كَٱلرَّمِيمِ ﴿٤٢﴾
Ma tezeru min şey´in etet aleyhi illa cealethu kir ramim
“Ad milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik”
وَفِي ثَمُودَ إِذۡ قِيلَ لَهُمۡ تَمَتَّعُواْ حَتَّىٰ حِينࣲ ﴿٤٣﴾
Ve fi semude iz kıyle lehum temetteu hatta hıyn
“Semud milletinin başına gelende de ibret vardır: Onlara, "Bir süreye kadar zevklenin" denmişti”
فَعَتَوۡاْ عَنۡ أَمۡرِ رَبِّهِمۡ فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلصَّٰعِقَةُ وَهُمۡ يَنظُرُونَ ﴿٤٤﴾
Fe atev an emri rabbihim fe ehazethumus saıkatu ve hum yenzurun
“Onlar Rablerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı”
فَمَا ٱسۡتَطَٰعُواْ مِن قِيَامࣲ وَمَا كَانُواْ مُنتَصِرِينَ ﴿٤٥﴾
Femestetau min kıyamiv ve ma kanu muntesırın
“Ayağa kalkacak güçleri kalmadı, yardım da görmediler”
وَقَوۡمَ نُوحࣲ مِّن قَبۡلُۖ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَوۡمࣰ ا فَٰسِقِينَ ﴿٤٦﴾
Ve kavme nuhım min kabl innehum kanu kavmen fasikıyn
“Daha önce de Nuh milletini cezalandırmıştık. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir milletti”
وَٱلسَّمَآءَ بَنَيۡنَٰهَا بِأَيۡيْدࣲ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ ﴿٤٧﴾
Ves semae beneynaha bi eydiv ve inna le musiun
“Göğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz”
وَٱلۡأَرۡضَ فَرَشۡنَٰهَا فَنِعۡمَ ٱلۡمَٰهِدُونَ ﴿٤٨﴾
Vel erda feraşnaha fe nı´mel mahidun
“Yeryüzünü biz yayıp döşedik: Ne güzel döşeyiciyiz”
وَمِن كُلِّ شَيۡءٍ خَلَقۡنَا زَوۡجَيۡنِ لَعَلَّكُمۡ تَذَكَّرُونَ ﴿٤٩﴾
Ve min kulli şey´in halakna zevceyni leallekum tezekkerun
“İbret alasınız diye her şeyi çift çift yaratmışızdır”
فَفِرُّوٓاْ إِلَى ٱللَّهِۖ إِنِّي لَكُم مِّنۡهُ نَذِيرࣱ مُّبِينࣱ ﴿٥٠﴾
Fe firru ilallah inni lekum minhu nezirum mubin
“De ki: "Öyleyse Allah'a koşusun; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım”
وَلَا تَجۡعَلُواْ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَۖ إِنِّي لَكُم مِّنۡهُ نَذِيرࣱ مُّبِينࣱ ﴿٥١﴾
Ve la tec´alu meallahi ilahen ahar inni lekum minhu nezirum mubin
“Allah'ın yanında başkasını tanrı kılmayın; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım”
كَذَٰلِكَ مَآ أَتَى ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُواْ سَاحِرٌ أَوۡ مَجۡنُونٌ ﴿٥٢﴾
Kezalike ma etellezine min kablihim mir rasulin illa kalu sahırun ev mecnun
“Onlardan öncekilere, herhangi bir peygamber gelince: "sihirbazdır" veya "Delidir" derlerdi”
أَتَوَاصَوۡاْ بِهِۦۚ بَلۡ هُمۡ قَوۡمࣱ طَاغُونَ ﴿٥٣﴾
E tevasav bih bel hum kavmun tağun
“Öncekiler sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır; bunlar azgın bir millettir”
فَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ فَمَآ أَنتَ بِمَلُومࣲ ﴿٥٤﴾
Fe tevelle anhum fe ma ente bi melun
“Onlardan yüz çevir; sen kınanacak değilsin”
وَذَكِّرۡ فَإِنَّ ٱلذِّكۡرَىٰ تَنفَعُ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿٥٥﴾
Ve zekkir fe innez zikra tenfeul mu´minin
“Öğüt ver; doğrusu öğüt inananlara fayda verir”
وَمَا خَلَقۡتُ ٱلۡجِنَّ وَٱلۡإِنسَ إِلَّا لِيَعۡبُدُونِ ﴿٥٦﴾
Ve ma halaktul cinne vel inse illa li ya´budun
“Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır”
مَآ أُرِيدُ مِنۡهُم مِّن رِّزۡقࣲ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطۡعِمُونِ ﴿٥٧﴾
Ma uridu minhum mir rizkıv ve ma uridu ey yut´ımun
“Onlardan bir rızık istemem; Beni doyurmalarını da istemem”
إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلۡقُوَّةِ ٱلۡمَتِينُ ﴿٥٨﴾
İnnellahe huver razzaku zul kuvvetil metin
“Şüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah'tır”
فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ ذَنُوبࣰ ا مِّثۡلَ ذَنُوبِ أَصۡحَٰبِهِمۡ فَلَا يَسۡتَعۡجِلُونِ ﴿٥٩﴾
Fe inne lellezine zalemu zenubem misle zenubi ashabihim fe la yesta´cilun
“Zulmedenlerin, geçmiş arkadaşlarının suçlarına benzer suçları vardır; cezalarını Benden acele istemesinler”
فَوَيۡلࣱ لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ مِن يَوۡمِهِمُ ٱلَّذِي يُوعَدُونَ ﴿٦٠﴾
Fe veylul lillezine keferu miy yevmihimullezi yuadun
“Söz verilen günün azabından vay o inkar edenlere”
Zâriyât sûresi Kur’an-ı Kerim’in 51. sûresidir; adı “Savuran Rüzgârlar” anlamına gelir. 60 ayetten oluşur, Mekke döneminde inmiştir ve Mushaf’ta 26. cüzde, 520. sayfada başlar.
Meal: Diyanet İşleri Başkanlığı. Sesli okuma: Mishary Rashid Alafasy. Ayetlerin yanındaki numaraya dokunarak o ayetin kendi sayfasına gidebilir, oradan paylaşabilirsiniz.