ٱقۡتَرَبَتِ ٱلسَّاعَةُ وَٱنشَقَّ ٱلۡقَمَرُ ﴿١﴾
Ikterabetis saatu venşakkal kamer
“Kıyamet saati yaklaşır, ay yarılır; onlar bir delil görünce hala yüz çevirirler ve: "Süregelen bir sihir" derler”
Örnek: şifa duası, salavat, sabah zikri
Açıklama: Eve girerken okunan duadır. Hem girişin hem çıkışın hayırlı olmasını ister. Dua Metni: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ خَيْرَ الْمَوْلِجِ وَخَيْرَ الْمَخْرَجِ، بِسْمِ اللّٰهِ وَلَجْنَا وَبِسْمِ اللّٰهِ خَرَجْنَا وَعَلَى…
“İşçinin ücretini, alnının teri kurumadan veriniz.”
İbn Mâce, Rühûn 4سُوْرَةُ الْقَمَرِ
Ay · Mekke’de inmiştir · 55 ayet · 27. cüz · 528. sayfa
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismillahirrahmanirrahim
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
ٱقۡتَرَبَتِ ٱلسَّاعَةُ وَٱنشَقَّ ٱلۡقَمَرُ ﴿١﴾
Ikterabetis saatu venşakkal kamer
“Kıyamet saati yaklaşır, ay yarılır; onlar bir delil görünce hala yüz çevirirler ve: "Süregelen bir sihir" derler”
وَإِن يَرَوۡاْ ءَايَةࣰ يُعۡرِضُواْ وَيَقُولُواْ سِحۡرࣱ مُّسۡتَمِرࣱّ ﴿٢﴾
Ve iyyerav ayetey yu´ridu ve yekulu sıhrun mustemir
“Kıyamet saati yaklaşır, ay yarılır; onlar bir delil görünce hala yüz çevirirler ve: "Süregelen bir sihir" derler”
وَكَذَّبُواْ وَٱتَّبَعُوٓاْ أَهۡوَآءَهُمۡۚ وَكُلُّ أَمۡرࣲ مُّسۡتَقِرࣱّ ﴿٣﴾
Ve kezzebu vettebeu ehvaehum ve kullu emrin mustekirr
“Yalanlarlar da kendi heveslerine uyarlar. Ama her işin karar kılacağı bir sonucu vardır”
وَلَقَدۡ جَآءَهُم مِّنَ ٱلۡأَنۢبَآءِ مَا فِيهِ مُزۡدَجَرٌ ﴿٤﴾
Ve le kad caehum minel embai ma fihi muzdecer
“And olsun ki, onları bu hallerinden vazgeçirecek nice haberler gelmiştir”
حِكۡمَةُۢ بَٰلِغَةࣱۖ فَمَا تُغۡنِ ٱلنُّذُرُ ﴿٥﴾
Hıkmetum baliğatun fema tuğnin nuzur
“Bu haberlerin her birinde üstün hikmet vardır; ama uyarmalar fayda vermiyor”
فَتَوَلَّ عَنۡهُمۡۘ يَوۡمَ يَدۡعُ ٱلدَّاعِ إِلَىٰ شَيۡءࣲ نُّكُرٍ ﴿٦﴾
Fe tevelle anhum yevme yed´ud daı ila şey´in nukur
“Öyleyse onlardan yüz çevir; çağıran, görülmemiş ve tanınmamış bir şeye çağırdığı gün”
خُشَّعًا أَبۡصَٰرُهُمۡ يَخۡرُجُونَ مِنَ ٱلۡأَجۡدَاثِ كَأَنَّهُمۡ جَرَادࣱ مُّنتَشِرࣱ ﴿٧﴾
Huşşean ebsarıhum yahrucune minel ecdasi keennehum ceradum munteşir
“Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış, o çağırana koşarak kabirlerden çıkarlar. İnkarcılar: "Bu, zorlu bir gündür" derler”
مُّهۡطِعِينَ إِلَى ٱلدَّاعِۖ يَقُولُ ٱلۡكَٰفِرُونَ هَٰذَا يَوۡمٌ عَسِرࣱ ﴿٨﴾
Muhtıyne iled a´ yekulul kafirune haza yevmun azir
“Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış, o çağırana koşarak kabirlerden çıkarlar. İnkarcılar: "Bu, zorlu bir gündür" derler”
۞كَذَّبَتۡ قَبۡلَهُمۡ قَوۡمُ نُوحࣲ فَكَذَّبُواْ عَبۡدَنَا وَقَالُواْ مَجۡنُونࣱ وَٱزۡدُجِرَ ﴿٩﴾
Kezzebet kablehum kavmu nuhın fekezzebu abdena ve kalu mecnunuv vezducir
“Bu ortak koşanlardan önce Nuh milleti de yalanlamış, kulumuzu yalanlayarak: "Delidir" demişlerdi, yolu kesilmişti”
فَدَعَا رَبَّهُۥٓ أَنِّي مَغۡلُوبࣱ فَٱنتَصِرۡ ﴿١٠﴾
Fe dea rabbehu enni mağlubun fentesır
“O da: "Ben yenildim, bana yardım et" diye Rabbine yalvarmıştı”
فَفَتَحۡنَآ أَبۡوَٰبَ ٱلسَّمَآءِ بِمَآءࣲ مُّنۡهَمِرࣲ ﴿١١﴾
Fe fetahna ebvabes semai bimaim munhemir
“Biz de bunun üzerine gök kapılarını boşanan sularla açtık”
وَفَجَّرۡنَا ٱلۡأَرۡضَ عُيُونࣰ ا فَٱلۡتَقَى ٱلۡمَآءُ عَلَىٰٓ أَمۡرࣲ قَدۡ قُدِرَ ﴿١٢﴾
Ve feccernel erda uyunen feltekal mau ala emrin kad kudir
“Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık; her iki su, takdir edilen bir ölçüye göre birleşti”
وَحَمَلۡنَٰهُ عَلَىٰ ذَاتِ أَلۡوَٰحࣲ وَدُسُرࣲ ﴿١٣﴾
Ve hamelnahu ala zati elvahıv ve dusur
“Onu, tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir gemiye bindirdik; inkar edilmiş olan Nuh'a mükafat olarak verdiğimiz gemi nezaretimiz altında yüzüyordu”
تَجۡرِي بِأَعۡيُنِنَا جَزَآءࣰ لِّمَن كَانَ كُفِرَ ﴿١٤﴾
Tecri bi a´yunina cezael li men kane kufir
“Onu, tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir gemiye bindirdik; inkar edilmiş olan Nuh'a mükafat olarak verdiğimiz gemi nezaretimiz altında yüzüyordu”
وَلَقَد تَّرَكۡنَٰهَآ ءَايَةࣰ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرࣲ ﴿١٥﴾
Ve le kad teraknaha ayeten fe hel mim muddekir
“And olsun ki Biz, o gemiyi bir ibret olarak bıraktık; öğüt alan yok mudur”
فَكَيۡفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ ﴿١٦﴾
Fe keyfe kane azabi ve nuzur
“Benim azabım ve uyarmam nasılmış”
وَلَقَدۡ يَسَّرۡنَا ٱلۡقُرۡءَانَ لِلذِّكۡرِ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرࣲ ﴿١٧﴾
Ve le kad yessernal kur´ane liz zikri fe hel mim muddekir
“And olsun ki Kuran'ı, öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur”
كَذَّبَتۡ عَادࣱ فَكَيۡفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ ﴿١٨﴾
Kezzebet adun fe keyfe kane azabi ve nuzur
“Ad milleti peygamberini yalanlamıştı; Benim azabım ve uyarmam nasılmış”
إِنَّآ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ رِيحࣰ ا صَرۡصَرࣰ ا فِي يَوۡمِ نَحۡسࣲ مُّسۡتَمِرࣲّ ﴿١٩﴾
İnna erselna aleyhim rihan sarsaran fi yevmi nahsim mustemir
“Nitekim üzerlerine, insanları, sökülmüş hurma kütüğü gibi kopararak yere seren, dondurucu bir rüzgarı uğursuzluğu devam eden bir günde gönderdik”
تَنزِعُ ٱلنَّاسَ كَأَنَّهُمۡ أَعۡجَازُ نَخۡلࣲ مُّنقَعِرࣲ ﴿٢٠﴾
Zenziun nase ke ennehum a´cazu nahlim munkaır
“Nitekim üzerlerine, insanları, sökülmüş hurma kütüğü gibi kopararak yere seren, dondurucu bir rüzgarı uğursuzluğu devam eden bir günde gönderdik”
فَكَيۡفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ ﴿٢١﴾
Fe keyfe kane azabi ve nuzur
“Benim azabım ve uyarmam nasılmış”
وَلَقَدۡ يَسَّرۡنَا ٱلۡقُرۡءَانَ لِلذِّكۡرِ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرࣲ ﴿٢٢﴾
Ve le kad yessernel kur´ane liz zikri fe hel mim muddekir
“And olsun ki, Kuran'ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur”
كَذَّبَتۡ ثَمُودُ بِٱلنُّذُرِ ﴿٢٣﴾
Kezzebet semudu bin nuzur
“Semud milleti uyaran peygamberleri yalanladı”
فَقَالُوٓاْ أَبَشَرࣰ ا مِّنَّا وَٰحِدࣰ ا نَّتَّبِعُهُۥٓ إِنَّآ إِذࣰ ا لَّفِي ضَلَٰلࣲ وَسُعُرٍ ﴿٢٤﴾
Fe kalu ebeşeram minna vahıden nettebiuhu inna izel lefi dalaliv ve suur
“İçimizden bir insana mı uyacağız? O zaman biz sapıklık ve delilik etmiş oluruz. Kitap, aramızda, ona mı verilmiş? Hayır, o pek yalancı ve şımarığın biridir" dediler”
أَءُلۡقِيَ ٱلذِّكۡرُ عَلَيۡهِ مِنۢ بَيۡنِنَا بَلۡ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرࣱ ﴿٢٥﴾
Eulkıyez zikru aleyhi mim beynina bel huve kezzabun eşir
“İçimizden bir insana mı uyacağız? O zaman biz sapıklık ve delilik etmiş oluruz. Kitap, aramızda, ona mı verilmiş? Hayır, o pek yalancı ve şımarığın biridir" dediler”
سَيَعۡلَمُونَ غَدࣰ ا مَّنِ ٱلۡكَذَّابُ ٱلۡأَشِرُ ﴿٢٦﴾
Seya´lemune ğadem menil kezzabul eşir
“Yarın, kimin pek yalancı ve şımarık olduğunu bileceklerdir”
إِنَّا مُرۡسِلُواْ ٱلنَّاقَةِ فِتۡنَةࣰ لَّهُمۡ فَٱرۡتَقِبۡهُمۡ وَٱصۡطَبِرۡ ﴿٢٧﴾
İnna murslun nakati fitnetel lehum fertekıbhum vastabir
“Doğrusu, onları denemek üzere dişi deveyi gönderen Biziz. Salih'e şöyle demiştik: "Onları gözetle ve sabret”
وَنَبِّئۡهُمۡ أَنَّ ٱلۡمَآءَ قِسۡمَةُۢ بَيۡنَهُمۡۖ كُلُّ شِرۡبࣲ مُّحۡتَضَرࣱ ﴿٢٨﴾
Ve nebbi´hum ennel mae kısmetun beynehum kullu şirbim muhtedar
“Onlara, sıralarına göre suyun kendileriyle o deve aralarında pay edilmiş olunduğunu söyle”
فَنَادَوۡاْ صَاحِبَهُمۡ فَتَعَاطَىٰ فَعَقَرَ ﴿٢٩﴾
Fe nadev sahıbehum fe teata fe akar
“Ama bir arkadaşlarını çağırdılar, o da kılıcını alarak deveyi kesti”
فَكَيۡفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ ﴿٣٠﴾
Fe keyfe kane azabi ve nuzur
“Benim azabım ve uyarmam nasılmış”
إِنَّآ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ صَيۡحَةࣰ وَٰحِدَةࣰ فَكَانُواْ كَهَشِيمِ ٱلۡمُحۡتَظِرِ ﴿٣١﴾
İnna erselna aleyhim sayhatev vahıdeten fe kanu ke heşimil muhtezir
“Nitekim üzerlerine bir çığlık gönderdik de, ağılcıların kullandığı kurumuş ot gibi oldular”
وَلَقَدۡ يَسَّرۡنَا ٱلۡقُرۡءَانَ لِلذِّكۡرِ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرࣲ ﴿٣٢﴾
Ve le kad yessernel kur´ane liz zikri fe hel min muddekir
“And olsun ki, Kuran'ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur”
كَذَّبَتۡ قَوۡمُ لُوطِۭ بِٱلنُّذُرِ ﴿٣٣﴾
Kezzebet kavmu lutım bin nuzur
“Lut milleti uyaran peygamberleri yalanladı”
إِنَّآ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ حَاصِبًا إِلَّآ ءَالَ لُوطࣲۖ نَّجَّيۡنَٰهُم بِسَحَرࣲ ﴿٣٤﴾
İnna erselna aleyhim hasıben illa ale lutnecceynahum bi sehar
“Biz de üzerlerine taş yağdıran bir rüzgar gönderdik. Ancak, Lut'un taraftarlarını, katımızdan bir nimet olarak seher vakti kurtardık. Şükredene işte böyle mükafat veririz”
نِّعۡمَةࣰ مِّنۡ عِندِنَاۚ كَذَٰلِكَ نَجۡزِي مَن شَكَرَ ﴿٣٥﴾
Nı´metem min ındina kezalike neczi men şeker
“Biz de üzerlerine taş yağdıran bir rüzgar gönderdik. Ancak, Lut'un taraftarlarını, katımızdan bir nimet olarak seher vakti kurtardık. Şükredene işte böyle mükafat veririz”
وَلَقَدۡ أَنذَرَهُم بَطۡشَتَنَا فَتَمَارَوۡاْ بِٱلنُّذُرِ ﴿٣٦﴾
Ve le kad enzerahum batşetena fe temarav bin nuzur
“Lut, and olsun ki, onları Bizim yakalamamızla uyarmıştı, ama onlar uyarmaları şüphe ile karşılayarak dinlemediler”
وَلَقَدۡ رَٰوَدُوهُ عَن ضَيۡفِهِۦ فَطَمَسۡنَآ أَعۡيُنَهُمۡ فَذُوقُواْ عَذَابِي وَنُذُرِ ﴿٣٧﴾
Ve le kad raveduhu an dayfihi fe tamesna a´yunehum fe zuku azabi ve nuzur
“And olsun ki, onlar Lut'un konukları olan melekleri elde etmeye kalkıştılar, bunun üzerine gözlerini kör ettik. "Azabımı ve uyarmalarımı dinlememenin sonucunu tadın" dedik”
وَلَقَدۡ صَبَّحَهُم بُكۡرَةً عَذَابࣱ مُّسۡتَقِرࣱّ ﴿٣٨﴾
Ve le kad sabbehahum bukraten azabum mustekirr
“And olsun ki, sabah erken, önü alınmaz bir azap başlarına geldi”
فَذُوقُواْ عَذَابِي وَنُذُرِ ﴿٣٩﴾
Fe zuku azabi ve nuzur
“Azabımı ve uyarmalarımı dinlememenin sonucunu tadın" dedik”
وَلَقَدۡ يَسَّرۡنَا ٱلۡقُرۡءَانَ لِلذِّكۡرِ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرࣲ ﴿٤٠﴾
Ve le kad yessernel kur´ane liz zikri fe hel mim muddekir
“And olsun ki, Kuran'ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur”
وَلَقَدۡ جَآءَ ءَالَ فِرۡعَوۡنَ ٱلنُّذُرُ ﴿٤١﴾
Ve le kad cae ale fir´avnen nuzur
“And olsun ki, Firavun erkanına uyaranlar geldi”
كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذۡنَٰهُمۡ أَخۡذَ عَزِيزࣲ مُّقۡتَدِرٍ ﴿٤٢﴾
Kezzebu bi ayatina kulliha fe ehaznahum ahze azizim muktedir
“Mucizelerimizin hepsini yalanladılar. Bunun üzerine onları güç ve kuvvet sahibi olana yakışır bir şekilde yakaladık”
أَكُفَّارُكُمۡ خَيۡرࣱ مِّنۡ أُوْلَٰٓئِكُمۡ أَمۡ لَكُم بَرَآءَةࣱ فِي ٱلزُّبُرِ ﴿٤٣﴾
E kuffarukum hayrun min ulaikum em lekum beraetun fiz zubur
“Sizin inkarcılarınız bunlardan daha mı üstündür? Yoksa Kitablarda size bir kurtuluş belgesi mi var”
أَمۡ يَقُولُونَ نَحۡنُ جَمِيعࣱ مُّنتَصِرࣱ ﴿٤٤﴾
Em yekulune nahnu cemium muntesır
“Yoksa: "Biz öç alabilecek bir topluluğuz" mu diyorlar”
سَيُهۡزَمُ ٱلۡجَمۡعُ وَيُوَلُّونَ ٱلدُّبُرَ ﴿٤٥﴾
Seyuhzemul cem´u ve yuvelluned dubur
“Toplulukları dağıtılacak, yüzgeri edileceklerdir”
بَلِ ٱلسَّاعَةُ مَوۡعِدُهُمۡ وَٱلسَّاعَةُ أَدۡهَىٰ وَأَمَرُّ ﴿٤٦﴾
Belis saatu mev´ıduhum ves saatu edha ve emerr
“Kıyamet onların azap ile vadedildikleri gündür. O ne korkunç, ne acı bir gündür”
إِنَّ ٱلۡمُجۡرِمِينَ فِي ضَلَٰلࣲ وَسُعُرࣲ ﴿٤٧﴾
İnnel mucrimine fi dalaliv ve suur
“Doğrusu suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler”
يَوۡمَ يُسۡحَبُونَ فِي ٱلنَّارِ عَلَىٰ وُجُوهِهِمۡ ذُوقُواْ مَسَّ سَقَرَ ﴿٤٨﴾
Yevme yushabune fin nari ala vucuhihim zuku messe sekar
“Ateşe yüzüstü sürüldükleri gün, onlara: "Cehennemin dokunan azabını tadın" denir”
إِنَّا كُلَّ شَيۡءٍ خَلَقۡنَٰهُ بِقَدَرࣲ ﴿٤٩﴾
İnna kulle şey´in halaknahu bi kader
“Şüphesiz Biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır”
وَمَآ أَمۡرُنَآ إِلَّا وَٰحِدَةࣱ كَلَمۡحِۭ بِٱلۡبَصَرِ ﴿٥٠﴾
Ve ma emruna illa vahıdetun ke lemhım bil besar
“Bizim buyruğumuz bir göz kırpması gibi anidir”
وَلَقَدۡ أَهۡلَكۡنَآ أَشۡيَاعَكُمۡ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرࣲ ﴿٥١﴾
Ve le kad ehlekna eşyaakum fe hel mim muddekir
“And olsun ki, benzerlerinizi yok etti, öğüt alan yok mudur”
وَكُلُّ شَيۡءࣲ فَعَلُوهُ فِي ٱلزُّبُرِ ﴿٥٢﴾
Ve kullu şey´in fealuhu fiz zubur
“İnsanların yaptıkları her şey kitablarda kayıtlıdır”
وَكُلُّ صَغِيرࣲ وَكَبِيرࣲ مُّسۡتَطَرٌ ﴿٥٣﴾
Ve kullu sağıyriv ve kebirim mustetar
“Küçük ve büyük, hepsi satır satırdır”
إِنَّ ٱلۡمُتَّقِينَ فِي جَنَّٰتࣲ وَنَهَرࣲ ﴿٥٤﴾
İnnel muttekıyne fi cennativ ve neher
“Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, güçlü hükümdarın katında, yüksek bir derecede, cennetlerde ferahlık ve aydınlık içindedirler”
فِي مَقۡعَدِ صِدۡقٍ عِندَ مَلِيكࣲ مُّقۡتَدِرِۭ ﴿٥٥﴾
Fi mak´adi sıdkın ınde melikim muktedir
“Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, güçlü hükümdarın katında, yüksek bir derecede, cennetlerde ferahlık ve aydınlık içindedirler”
Kamer sûresi Kur’an-ı Kerim’in 54. sûresidir; adı “Ay” anlamına gelir. 55 ayetten oluşur, Mekke döneminde inmiştir ve Mushaf’ta 27. cüzde, 528. sayfada başlar.
Meal: Diyanet İşleri Başkanlığı. Sesli okuma: Mishary Rashid Alafasy. Ayetlerin yanındaki numaraya dokunarak o ayetin kendi sayfasına gidebilir, oradan paylaşabilirsiniz.